Bir zamanlar insanlar servetlerini büyük konaklarla, görkemli davetlerle ve ihtişamlı kıyafetlerle gösterirdi. Bugün ise aynı gösteriş, çoğu zaman bir akıllı telefon ekranına sığabiliyor. Birkaç saniyelik sosyal medya paylaşımı, lüks bir otomobilin direksiyonundan çekilen fotoğraf ya da egzotik bir tatilden yapılan paylaşım… Artık yalnızca yaşamak değil, yaşadığını göstermek de modern hayatın görünmez kurallarından biri hâline geldi. Peki gerçekten ihtiyacımız olduğu için mi tüketiyoruz, yoksa başkalarının gözündeki yerimizi sağlamlaştırmak için mi? Tüketim anlayışımız bir ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor yoksa bir statü arayışından mı?
Tüketim alışkanlıklarını dikkate alarak bu soruyu bugünlerde sormak daha doğru olsa da bu soruyu ilk kez bundan 127 yıl önce Amerikalı iktisatçı ve sosyolog Thorstein Veblen sormuştu. 1899 yılında yayımlanan Aylak Sınıfın Teorisi (The Theory of the Leisure Class) adlı eserinde, insanların birçok zaman ihtiyaçlarını karşılamak için değil, toplumsal statülerini göstermek amacıyla tükettiklerini ileri sürdü. Bugün sosyal bilimlerin temel kavramlarından biri olan “gösterişçi tüketim” kavramı da bu tespitten doğdu.
Veblen’in yaşadığı dönem ile bugün arasında teknoloji, ekonomi ve yaşam biçimleri bakımından çok büyük farklılıklar var. Ancak insanın görünür olma ve takdir edilme arzusu pek değişmiş görünmüyor. Eskiden seçkinliğin simgesi olan malikânelerin ve gösterişli davetlerin yerini bugün lüks markalar, son model telefonlar, pahalı otomobiller ve sosyal medyada sergilenen “kusursuz” hayatlar aldı. Zaman ve mekânın değişmesine bağlı olarak gösteriş biçim değiştirdi; fakat gösterme isteği aynı kaldı. Üstelik insanoğlu, insanlık tarihinin hiçbir evresinde olmadığı kadar haz ve hıza önem vermeye başladı. Mutluluk gibi gözüken fakat gerçek mutluluğu engelleyen bu kavramlar, gösteriş toplumunun vazgeçilmez birer parçası haline geldi.
Veblen’e göre sorun yalnızca pahalı ürünler satın almak değildir. Asıl sorun, tüketimin giderek bir kimlik, bir statü göstergesine dönüşmesi, gösteriş toplumunun oluşmasına bağlı olarak bilim, sanat ve kültürün arka planda kalması, sosyal sermayenin çökmesidir. İnsanlar artık neye sahip olduklarından çok, sahip olmadıklarıyla ya da sahip olduklarını nasıl sergiledikleriyle değerlendiriliyor. Özellikle günümüzde genç kuşak üzerinde oluşan bu görünür olma baskısı, gelirinin üzerinde harcama yapan, borçlanan ve sürekli kendisini başkalarıyla kıyaslayan bireylerin sayısını artırıyor. Tüketim, ihtiyaçları karşılamaktan çok, kabul görmenin ve beğenilmenin bir aracı haline geliyor. İnsan kendi tercihlerinin değil başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışan bir yarış atına dönüşüyor.
Elbette herkes emeğiyle kazandığı parayı dilediği gibi harcama hakkına sahiptir. Kimsenin yaşam tarzını yargılamak doğru değildir. Ancak bireysel tercihler, zamanla toplumsal kültürü de şekillendirir. Eğer başarı yalnızca sahip olunanlarla ölçülmeye başlanırsa, değer üretmek yerine değer sergileyen bir toplum ortaya çıkar. Böyle bir ortamda ise insanların karakteri, bilgisi ve emeği değil; kullandığı marka, bindiği araç ya da tatil yaptığı yer daha fazla konuşulur hâle gelir, artı değer ve üretim değil tüketim esastır. Bu da sosyal sermayenin çöküşü ve bir toplumun intiharıdır. Belki de Veblen'in bugün hâlâ okunmasının nedeni budur. O, bize neyi satın almamız gerektiğini söylemez; neden satın aldığımızı sorgulamamızı ister. Çünkü bazen alışveriş sepetimize eklediğimiz ürünler, ihtiyaçlarımızdan çok, başkalarının beklentilerini yansıtır.
Asıl zenginlik, daha fazlasına sahip olmakta değil; gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu bilmektedir. Gösteriş geçicidir, beğeniler unutulur, moda değişir. Ama ölçülü yaşamak, bilinçli tüketmek ve insanın değerini sahip olduklarıyla değil, ürettikleriyle ölçebilmek her dönemde kalıcı bir erdem olarak varlığını sürdürür. Thorstein Veblen, bir Marksist değildi fakat gerek Aylak Sınıfın Teorisi adlı eserinde gerekse diğer eserlerinde kapitalist sistemin kritiğini yaptı, sisteme dair eleştirilerini sundu ve tüketime dayalı bu ekonomik düzenin sürdürülebilir olmadığını birçok defa vurguladı. Varoluşun tüketimde değil artı değer üretmekte olduğunu anlamak dileğiyle…